MECZUPLA SOHBET

MECZUPLA SOHBET

 ‘Bu muydu uğruna annemin karnını tekmeleyip durduğum hayat’ dedi meczup ve ekledi. Yaşarken haberli geldiğimiz bu dünyaya, göçerken bir elveda dahi diyemeyeceğiz.

Yalanı, dolanı, hengâmesi bitmeyen rüyada tek gerçek bu.

Eğer dünya bir düğümse ucu görünen tek ip gibi.

Gerçek bu. Vefa borcunu ölürken ödeyemeyeceksin.

Bir ömür göstermekten sakındığın sevgini ölürken gösteremeyeceksin. İçten içe haksız olduğunu bilmene rağmen gurur yapıp dilemediğin özürleri son anda dileyemeyeceksin. Çünkü sen de bilemeyeceksin gidişinin zamanını.

Topraktan koparılan yeşil yoncayı düşündün mü hiç?

O bilir miydi garipliğini?

’An’ dedi.

Gevşek avuçlarında tuttuğun değerli mücevher gibidir.

Kaymaya ve gitmeye çok meyyal. Eğer değerlendirmezsek sanki bu kıymetli mücevheri, bir ömür pişmanlığını içimizde yaşayacakmışız gibi.

Sonra ekledi. İşte insan olmak böyledir. Sürekli acele ederek geç kalan tek varlıktır insan.

Bir tutarsızlığın dışavurumudur.

Hiç böyle mutlu bir aldanış görmemiştir kâinat.

İnsandan gayrı. Aldandık.

Ama ümitsiz olma dedi meczup. Vaktin var. İnsanın tövbesi de günahının içinde.

Yeter ki ara. Diyor ya Mevlana ‘Arayarak bulunmaz. Lakin bulanlar arayanlardı’.

Bize düşen; yola düşmek.

Yolu kaybetme pahasına yürümekten vazgeçmemek Hak veriyordu içinden meczuba. Herkesin akıllı geçindiği bir zamanda saçı sakalı birbirine karışmış bir meczuba hak vereceği aklından geçmezdi. Hayat biraz da bu değil midir?

Aklından geçirmediğin şeyleri hayatından geçirmen. Hazırlıksız yakalanman…

Tam da böyleyken meczup devam ediyordu. Hafifle evlat. Sancılarla doğurdu annen seni, ağrılarla. Gidişini kolaylat. Yüklerinden arın.

Şu dünya çamurlu suda yürümek gibidir. En az bulanan kazanacak. Çok dalmayan, yüz göz olmayan. Anın kıymetini bilen. Yarasına tuz basarcasına yüzleşen…

Yeniden yarasına gözü gibi bakan kazanacak. Geldiği yeri unutmayan… Devasa ihtişama sahip samanyolu galaksisinde dahi bir toz zerreciği kadar yer kaplamadığını unutmadan yaşayanlar kazanacak. Çok etkilenmişti genç adam.

Hâlbuki daha az önce kompleksli bir tavırla işçisini azarlamıştı.

Görünmez kanatlarının olduğunu hissetmişti. Sadece insan olmanın ayıp olduğu bir dönemde yaşıyorduk. Efsanelerle, uçan kaçan kahramanlarla büyümüştük ya. Sade insan olmak insan gibi insan olmak artık alkış gören bir hareket değildi.

Öyle ya nevrotikçe çoğumuzda alkış arzusu doğuyordu.

İşte dedi meczup. Herkesin kaybettiğini bulacaksın. Modası geçse dahi…

Yaptığın iyilikleri kanatlanıp uçma arzusu ile değil iyi bir insan olma arzusuyla yapacaksın. Yandım dersen daha hamken…

Baştan yanarsın evlat.

Genç adam kafasından aşağı kaynar su dökülürcesine dinliyordu ihtiyarı. Sakin ve kendinden emin tavrıyla sözlerinin etkisi daha büyük depremler yaşatıyordu içinde.

Sarsıldıkça dinleyesi geliyordu. O an ‘ayaklarım üzerinde durduğum bir sarhoşluk haliymiş hayatım’ diye iç geçirdi. Yoksa başka türlü nasıl bu farkındalığı yaşayacaktı?

Bir daha gel dedi meczup köhne barakasından ayrılırken. Gelecekti genç adam. Hasbelkader yolda kalmışlığıyla duyduğu cümleler beyninde tekrarlanırken. Tekrar gelecekti.