“Karanlığın içinden sızan bir ışık parçası kadar iyimserim”

İhsan Dindar – milliyet.com.tr / ihsan.dindar@milliyet.com.tr

 

Öncelikle artık hayatımızın bir gerçeği haline gelen pandemi süreciyle başlamak istiyorum. Uzunca bir süre tiyatrosuz da kaldık. Bu günler sizler için nasıl geçti?

Bu çetrefilli dönem hepimiz için oldukça zor geçti. Birçok sektördeki emekçiler gibi sanat emekçileri de çok ama çok zorlayıcı ve karmaşık bir dönemden geçiyor. Hem salgının ivme kazanan seyri, hem olanaksızlıklar, hem idari kurumların kültür ve sanat için geliştirdikleri yeterli bir destek modelinin olmayışı, tiyatro emekçilerini kısır bir döngünün içine soktu. Ancak biz, tiyatro olarak aylardır perdemizin kapalı olmasına rağmen üretimlerimizi sürdürüp yepyeni bir oyun çalıştık. 17 Kasım’da İKSV tarafından düzenlenen 24. İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyerimizi yapıyoruz. Sonrasında da koşullar el verdiği sürece oynamaya devam edeceğiz. Sanatın dönüştürücü etkisi ve hikayelerimizi anlatma inadı bir anlamda şifalandırıyor.

Gerçekte hayatları hiç kesişmemiş ama hepsi de Fransız Devrimi’nin o çalkantılı günlerine tanıklık etmiş kadınları aynı sahnede görüyoruz. Bu kadınları aynı sahneye taşıyan olgu neydi?

Oyunumuzun yazarı Lauren Gunderson, bu birbirinden farklı ve birbirinden aykırı güçlere sahip olan dört kadını zamansız ve mekânsız bir düzlemde buluşturmuş. Devrimi bu kadar etkileyen bu dört kadın aslında hiç karşılaşmamış. Ancak giyotinle idama gönderilmeleri ve büyük acılar çekmiş olmaları ortak özellikleri. Yani 18. yüzyılda da yaşasanız, bu yüzyılda da yaşasanız ‘kadın’ kimliğine ait olmak demir leblebi gibi. Feminist ve öncü bir hikayeci Olympe De Gouges, 100.000 kişinin başını tek bir baş ile değiştiren küçük suikastçı Charlotte Corday, hiçbir zaman gerçek bir arkadaşa sahip olamayan Marie Antoinette, üst aklın temsilcisi bir casus, “renksiz kadın” Marienne Angel, farklı statülerde olsalar da kadın kimliği üzerinden benzer bir yazgıyı paylaşıyorlar. Hikaye, Korku Krallığı döneminde bu ortak yazgıyı paylaşan birbirinden farklı kadınların dertleri üzerinden ilerliyor. Aynı sahneye taşınmalarının ana önermesi, farklılıklarına rağmen ortak bir yazgıyı paylaşmaları diyebiliriz.  

Her ne kadar elde bir metin olsa da tarihsel bir oyuna hazırlanmak oldukça zor. Hem dekor hem kostüm hem de döneme ait tarihsel bilgiye mutlaka ihtiyaç duyuluyor. Oyuna hazırlık süreci nasıl geçti?

Kendi adıma ciddi bir araştırma süreci geçirdim. Oyuncu arkadaşlarım da çok ciddi okumalar yaptılar. O döneme dair birçok kaynağa ulaştım. Hem karakterlerin yaşamları, hem dönemin tarihsel gerçeklikleriyle ilgili sıra dışı bilgiler edindim. Ancak tarihsel gerçekliklerin bire bir yansıdığı bir oyun çalışmadık. Sonuçta bu bir kurgu. Hem metnin dramaturgisi, hem de oyunun plastiği bugün üzerinden o döneme ve karakterlere dair yepyeni bir önerme içeriyor. Absürt öğelerin olduğu, bugünün dünyasının referanslarını taşıyan, sert, komik, provokatif ve dinamik bir oyun çıkarmaya özen gösterdik. Tarihsel bilgileri ve o döneme atıfta bulunan unsurları pek tabii ki kullandık. Hikayenin ana aksı gerçekliğin makas değiştirmesiyle biçimleniyor. Korku Krallığı döneminde ortak kederler yaşamış olan kayıp ruhlara adadığımız bir hikaye anlatmaya çalıştık. Kostüm, makyaj ve sahne tasarımı da klasik unsurlar ile modern unsurların iç içe geçtiği bir çizgide tasarlandı.

 

Bu noktada kadrodan da değinmeden olmaz. 24. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında sahnelenecek oyunu var eden isimleri de sizden duyabilir miyiz?

Tabii ki… Birbirinden değerli oyuncu ve tasarımcı arkadaşlarımla çalışmaktan onur duydum. Marie Antoinette’i çok değerli büyüğümüz usta oyuncu Betül Arım, Charlotte Corday’i genç yetenek Buket Gülbeyaz, Marianne Angelle’i bir başka değerli oyuncu Simel Aksünger ve Olympe De Gouges’u da dönüşümlü olarak birbirinden yetenekli iki oyuncumuz Zeliha Gürsoy ile Özlem Ulukan oynuyor. Yine birbirinden yetenekli ve kıymetli tasarımcı arkadaşlarımı da anmadan geçemeyeceğim. Hareket düzeninde oyuncu bedenini adeta heykel gibi işleyen koreograf arkadaşım Orçun Okurgan, ışık tasarımında yeteneğine ve kız kardeşliğine yürekten inandığım Ayşe Sedef Ayter, kostüm tasarımı ve uygulamada Gaye Kızılışık, oyunumuzun müziklerinde Aytun Çırkın, afişlerimizde Erin İlkcan Arslan, oyun fotoğraflarımızda Volkan Erkan, oyuncularımızın seslerinde Çağrı Hün’ün imzaları var. Ve tabii ki pek sevgili reji asistanımız Hazal Kadak Baki’yi de anmadan geçemeyeceğim. Koca bir ekip aylar süren çalışmanın sonunda oyunumuzu çıkardık. Tüm emeği geçen yol arkadaşlarıma hikayemiz adına minnettarım. Artık son söz; hakikatli ve her zaman yanımızda olan, bizi hiçbir koşulda yalnız bırakmayan sevgili tiyatro severlerin.

Hikâye 18. yüzyılın sonunda Fransa’da geçiyor. Arada yüzlerce yıl var. Oyun için hazırlanırken kadınların yaşadıkları olumsuzluklara dair bu hikâyede hiç değişmeyen neler olmuş?

Hikayede değişmeyen ana unsur her dönemde olduğu gibi ‘kadın kimliğine’ olan coşkulu saldırıların hiç bitmemiş olması. Bu bağlamda ana meseleleriyle tam bir güncel metin. Dönemin adaletsizlikleri, ahlaksızlıkları, eril çürümüşlüğün ve patriyarkal otoritenin kadın bedeni üzerindeki kanlı hegemonyası bugün de olduğu gibi duruyor. Günümüz dünyasında öldürme biçimleri değişti, ancak kadın ruhunun ve bedeninin maruz bırakıldığı mütecaviz dil ve eylemler silsilesi hiçbir şekilde değişmedi. Kadının altın çağı gelmeden ve kadın gerçek manada özgürleşmeden dünya fosseptik çukuru olmaktan kurtulamayacak.

Simone de Beauvoir’ın sözlerine kulak vermemiz gerekirse,

“Kadın olmak doğal bir gerçek değildir. Belli bir tarihin sonucudur.” Bence belli bir talihin ve belli bir coğrafyanın da sonucudur. Kadınlar her ne olursa olsun kimliklerine, kişiliklerine, özgür iradelerine ve hikayelerine sahip çıkmalı. Birlik ve beraberlik içinde hareket etmeli ve kız kardeşliğin gücüne inanmalı. Emin olunsun ki kadınlar, her dönemdeki Korku Krallığı’nın kanlı ve kirli tarihindeki o ana aktörlerinden çok daha güçlü. Var olmak için hiç kimseye ihtiyacımız yok. Sorunlarımız var, acılarımız var, dertlerimiz var ve çok büyük kavgaların ortasında kaldık tarih boyunca… Ama cüretimiz de var, inadımız da var, doğuralım ya da doğurmayalım anaçlığımız var… Bütün bunlar dünyalara bedel. Oyunda çok hoşuma giden bir replik var, “Bazen iyi şeyler çok ses çıkartır.” Sesimizi, en yüksek perdeden çıkarmaya devam etmeliyiz.

Oyun, festival sonrası da izleyiciyle buluşmaya devam edecek sanırım. Güncel tarihleri öğrenebilir miyiz?

17 Kasım’daki prömiyerimizden sonra, 28 Kasım’da kendi sahnemiz K! Kültüral Performing Arts’da perde açacağız. Aralık ayı takvimimizi pek yakında sevgili seyircilerimizle paylaşacağız.

 

Bu işe emek vermiş bir insan olarak pandemi nedeniyle yaşanılan tüm bu olumsuzlukların aşılması konusunda iyimser misiniz? Sanat hayatının eskiye dönüşü konusunda bir öngörünüz var mı?

Önlemlerimizi had safhada alarak prova yapmaya ve oyun çıkarmaya çalıştık. Sanat çok zor ve tarihi zamanlardan geçiyor. Tüm bağımsız ve ödeneksiz tiyatrolar gibi pandemi bizi de çok olumsuz etkiledi. Ancak her şeye rağmen “umutvar” olmanın peşindeyiz. Üretmeye ve direnmeye devam edeceğiz. Sanatın ve sanat emekçilerinin ilgili kurumların kalıcı desteklerine çok ihtiyacı var. Bu konuda yeterli adımlar atılmadı şimdiye kadar. Yeteri kadar kuvvetli bir kamuoyu da oluşamadı. Tiyatronun sorunları objektif zeminlerde tartışılmalı ve bu kanayan açık yaralara hızlı ve özgürleştirici bir “çözümler silsilesi” geliştirilmelidir. Karanlığın içinden sızan bir ışık parçası kadar iyimserim ancak. Betonların arasından direnerek baş veren çiçekler gibidir tiyatro yapmak. Aşkla deliliğin, inatla çelişkinin iç içe geçme hali… Elbet o duvarları yıkarak kendisine bir çıkış yolu bulacaktır.

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın